Ahlaksız Kim - 12
Sevgili okurlarım,
Bugün “Ahlaksız Kim?” başlıklı yazı dizimizin on ikinci bölümünü kaleme alıyorum.
Haftalardır Türk futbolundaki gerçek ahlaksızları arıyorum.
İnanın, aynı konuda seri yazılar yazmak hiç de kolay değil. Bu nedenle öncelikle siz değerli okuyucularımın hoşgörüsüne sığınıyorum.
Ancak her türlü ahlaksızlığı yapıp da usulca taraftarın arkasına saklananları ortaya çıkarmayı görev biliyorum.
Futbola katkı verenlerle vermeyenleri birbirinden ayırmaya çalışıyorum.
Futbolun dostu gibi görünüp arkadan dolaşarak üç puanın, iki puanın hesabını yapan sahte pehlivanları; dilimiz döndüğünce, kalemimiz oynadığınca anlatmaya gayret ediyorum.
Bu yazılara zaman zaman devam edeceğim.
Çünkü taraftarlar futbola sadece bir şeyler veren insanlar değil, çok büyük katkılar sağlayan gerçek sahiplerdir.
Hatta açıkça ifade etmek gerekirse;
Futbolun tek ve gerçek sahibi taraftardır.
Taraftarı anlatmak kolay değildir.
Neresinden başlamalı diye çok düşündüm.
Çünkü taraftar aynı zamanda kulüplerin de gerçek sahibidir.
Bu bir övgü değil, hakkın sahibine teslim edilmesidir.
Gelin bu hak sahibine birlikte bakalım.
Kulüplerde başkanlar ve yöneticiler seçimle gelirler.
Bir süre görev yaparlar.
Ya istifa ederek ayrılırlar ya da bir sonraki kongrede yerlerini yeni yönetime bırakırlar.
Zaman geçer, çoğunu görmek bile zorlaşır.
Hatta bazıları yıllar sonra futboldan nefret ettiğini söyleyebilir.
Bazıları ise menfaatleri uğruna bir zamanlar başkanlığını yaptığı kulübün karşısında yer alabilir.
Peki ya taraftar?
Takımı dört gol de yese...
Şampiyonluğu da kaybetse...
Hayalleri de yıkılsa...
Yine bordo-maviye sevdalıdır.
Takımı sahaya çıktığında her şeyi unutur, yine futboluna odaklanır.
İşte tam da orada, sarsılmadan durur.
Teknik direktörler belirli sözleşmelerle gelirler.
Çoğu zaman ağır maddelerle geleceklerini garanti altına almadan imza atmazlar.
Başarı da olsa başarısızlık da olsa, sözleşmeleri onları korur.
Sizi bilmem ama ben ağır bir hezimet sonrasında gözlerinden yaşlar süzülen bir teknik adamı çok az gördüm.
Peki ya taraftar?
Takımı ağır bir yenilgi aldığında adeta taş kesilir.
Saatlerce konuşamaz.
Geceleri uyuyamaz.
Üzüntüsünü yüreğinde taşır.
İşte tam da orada, sarsılmadan durur.
Futbolculara gelince...
Kendi altyapısından yetişmiş olsalar bile menajerlerinin yönlendirmesiyle yeni sözleşmelerin, yeni transferlerin ve daha yüksek ücretlerin hesabını yaparlar.
Lüks otellerin lobilerinde hangi kulübün daha fazla vereceği konuşulur.
Bir gözleri sahadaysa diğer gözleri çoğu zaman paradadır.
Futbolcu satın alınabilir.
Futbolcu satılabilir.
Ama taraftar?
İşte o, başladığı yerde durur.
Ne satılır...
Ne satın alınır...
Ne de kolay kolay takımını satar.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü;
Taraftarı satın alacak para henüz basılmadı.
Basılması da mümkün değildir.
İşte bu yüzden taraftar saygıyı sonuna kadar hak eden insandır.
Buradan taraftarlarımıza küçük bir öneride bulunmak istiyorum.
Bu da Trabzonspor'un her zamanki gibi ilklerinden biri olsun.
Birbirimizi tanıyalım ya da tanımayalım...
Aynı şehirde yaşayalım ya da yaşamayalım...
Ne olur birbirimize selam verelim.
Kimi Allah’ın selamını versin.
Kimi “Günaydın” desin.
Kimi “Merhaba” desin.
Kimi “İyi günler” desin.
Ama birbirimize saygımızı ve sevgimizi gösterelim.
Görünmeyen bir dayanışma ağı oluşturalım.
Bir güven köprüsü kuralım.
Çünkü büyük camialar yalnızca başarılarla değil, birbirine duydukları saygıyla da büyürler.
Bu nedenle ilk adımı ben atmak istiyorum.
Bütün taraftarlara büyük bir edep, nezaket ve hürmet içerisinde;
Selamünaleyküm diyorum.
Merhaba diyorum.
Günaydın diyorum.
Nasılsınız diyorum.
İyi günler diliyorum.
Önemli Not: Pazar günü gerçekleştirdiğimiz kanaat önderleri toplantısını da önümüzdeki günlerde mutlaka yazacağım.
Kalın sağlıcakla...
Tekin KÜÇÜKALİ
Bu yazı daha önce Taka Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Siz de Bir Yorum Bırakmak İster misiniz?