Koltuklar Sallanıyor
Pazar günü Trabzonspor taraftarı tarihe bir not daha düştü. “Artık yeter, söz taraftarın” dedi. İş başa düşmüştü. Bu taraftarın istek, arzu ve beklentilerini mevcut yönetimin karşılayamayacağı kanaati giderek güçleniyordu. Taraftarımız, süslü cümlelerle oyalandığını düşünüyordu. İstanbul’da, Gebze’de, Sakarya’da ve Kocaeli’nde yaşayan gurbetçi taraftarlar, İstinye’de boy göstermeden bazı kararların alınamayacağına inanmıştı. Küçük de olsa bir sinyal verilmeliydi.
Kalabalık beklenenden fazlaydı. Ancak beklenen bazı isimler yine ortalıkta yoktu. Onlar, menfaatleri zedelenmeden Trabzonspor’un haklarının savunulabileceğine inanıyorlardı. Menfaatlerine dokunulacaksa Trabzonspor’un meseleleri ertelenebilirdi. Bu yürüyüş, adeta bir turnusol kâğıdı gibi bazı kişi ve çevrelerin gerçek rengini ortaya çıkardı.
Böylesine etkili bir hak arama eyleminde Trabzonspor’un yönetimi ve başkanı yoktu. Yönetim taraftarın yanında değildi. Onlar hâlâ hesap peşindeydi. Yaptıkları hesap ise taraftarın hesabına uymuyordu.
Anlaşma sanki şöyleydi:
“Ben senin otobüsünün üzerinde boy göstereceğim, sen de beni kritik dönemlerde koruyacaksın.”
Peki hakları gasp edilen Trabzonspor ve taraftar bu anlaşmanın neresindeydi?
Bizim kupamız ne zaman müzemize girecekti?
Üstelik bu konu gündemde bile değildi.
Tecrübelerim bana şu gerçeği defalarca göstermiştir: Eğer bir eylemin ön safında o camianın lideri ve başkanı yoksa, yapılan o eylem aynı zamanda o camianın liderine ve başkanına yapılmış bir uyarıdır. Taraftarın ciddi bir mesajıdır.
Pazar günü yapılan eylemde ulusal basın da turnusol kâğıdında kendi rengini ortaya koymuştur. Basının ana renklerinin sarı-lacivert olduğu ve hak ile hukukun çok da umurlarında olmadığı bir kez daha görülmüştür.
Örneğin; bu işi en iyi bilen emniyet güçleri ve gözlemcilere göre en az 15 bin kişilik taraftar topluluğunu, “5 binin üzerinde” ifadesiyle geçiştirmeleri taraf tuttuklarının bir işaretiydi. Hâlbuki başka gazetelerde bu sayı 15 bin olarak yer alıyordu.
Beş bin nerede, on beş bin nerede?
Ölçülebilen bir gerçekte böylesine büyük bir sapma nasıl yaşanabiliyor?
Diğer taraftan bazı basın organları haberi verirken doğrudan taraftarı suçladı ve “Trabzonspor taraftarı TFF’ye saldırdı” başlığını kullandı.
Oysa taraftarımız attığı sloganlarla ve sergilediği tavırlarla şimdilik bizim Temel’in esprilerini yapmakla yetinmiştir.
Mesela ne yapmıştır?
Küçük çakıl taşlarıyla, zamanın ruhuna uygun şekilde, şeytanı temsilen İstinye’de sembolik bir taşlama gerçekleştirmiştir. Hac ibadetinin önemli ritüellerinden biri olan şeytan taşlamasını hatırlatan bu davranış, bir saldırı değil, sembolik bir protestodur.
Al bayrağımız dışında futbolu temsil eden diğer bayrakların yerine Trabzonspor bayrakları asılarak şu mesaj verilmiştir:
“Trabzonspor’un hakkını vermezseniz, bu bayraklar vicdanlarınızda hep böyle dalgalanacaktır.”
Yine bayrak direklerinden birine tüp asılması girişimi de önemli bir mesaj taşımaktadır:
“Türk futbolu tüpçüyle, müteahhitle, ihaleciyle, komisyoncuyla ve yalakalarla yönetilemez.”
Mesaj son derece açıktır.
Ben yürüyüşe emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum. Eylem, Trabzonspor camiasına yakışır bir ağırlıkta ve güçlü mesajlarla gerçekleştirilmiştir.
Saldırı asla söz konusu değildir.
“Saldırı” ifadesini kullananlara şunu söylemek isterim:
Taraftarımız oldukça sakin ve kontrollü bir şekilde önüne konulan bariyerleri beşik gibi sallamıştır. Bu ritmik sallantıdan etkilenenler kendilerini sarsılmış hissedebilirler.
Çünkü bu onurlu topluluğun karşısına çıkmaktan çekinenlerin ve Trabzonspor’un küçük bir grubundan bile bu derece etkilenenlerin koltukları sallanmaktadır.
Evet...
Koltuklar sallanıyor.
Asıl tedirginlik de budur.
Keşke Milli Takımımız beklediğimiz mucizeyi gerçekleştirebilseydi. Ancak olmadı.
Futbolcularımız ellerinden gelen mücadeleyi ortaya koydu. Fakat iki yanlış bizi Dünya Kupası’ndan etti.
Birincisi, Abdullah Avcı konusunda gösterilen aşırı ısrar ve değişimin çok geç yapılmasıydı.
İkincisi ise Volkan ısrarından bir türlü vazgeçilmemesiydi.
Volkan iri yapılı, güçlü ve karakterli bir Türk delikanlısıdır. Ancak kalecilik refleksleri açısından artık eski günlerinden uzaktı. Modern futbolda kalecilik sadece tecrübe değil, aynı zamanda hız ve refleks işidir.
Yine de sahada bir mücadele ve istek gördüğümüz için teşekkür ediyoruz.
En azından dünya üçüncüsü olduğumuz günleri yeniden hatırladık.
Bu vesileyle başarılı olduğumuz dönemlerde neleri doğru yaptığımızın yeniden incelenmesinde büyük fayda olduğu kanaatindeyim.
Tüm hemşehrilerimin Kurban Bayramı’nı tebrik ediyor, herkese sağlıklı ve huzurlu günler diliyorum.
Tekin Küçükali
Bu yazı daha önce Taka Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Siz de Bir Yorum Bırakmak İster misiniz?