Para ve Futbol
Trabzonspor algısını yönetirken kullanabileceğimiz temel enstrümanlardan biri de ekonomik güçtür, yani paradır. Para olmadan bırakın algıyı yönetmeyi, adım atamayız. Her zaman vurgu yaptığımız lobicilik de paranın gözüne bakar.
Paranın futbolda böylesine belirleyici olması çeşitli sıkıntıları da beraberinde getirmektedir. Örneğin, paralı bir kulüp olayım derken paracı bir kulüp oluverebilirsiniz. Ya da paralı bir yönetici bulalım da rahat edelim derken, paracı bir yöneticinin hegemonyasında inim inim inleyebilirsiniz.
Futbolda para iki yanı keskin bir bıçağa benziyor. Baksanıza; futbol için para aradığımız günlerden, futboldan para kazanma dönemine geldik. Yarışı öylesine kızıştırdık ki Türk futboluna bir dönem sürekli para aktı. Ancak bugüne geldiğimizde paranın adeta bir Truva Atı olduğunu fark ediyoruz.
Önce kendisine ihtiyaç duyduk, onu kulüplerimizde kullandık. Sonra para belli bir etkinliğe ulaşınca kulüplerimizi ele geçirdi. Yöneticilerin, teknik heyetlerin ve futbolcuların ruhlarını satın alabilir hâle geldi. Şimdi kovsak da gitmiyor.
Trabzonspor'un para sıkıntısı çektiği günleri şöyle bir hafızanızdan geçirin. Anadolu'nun bağrından çıkan bir Karadeniz kaplanı, tüm imkânsızlıklara rağmen İstanbul'da kükrüyor. Kupalar ve şampiyonluklar peş peşe geliyor. Trabzonspor ortaya koyduğu değerlerle marka oluyor.
O zor dönemlerde, parasızlık çekerken yaptığı lobicilik faaliyetini bugün yapamıyor. Ekonomik gücü arttıkça lobicilik etkisi azalıyor. Çünkü Trabzonspor'u büyük kulüp yapan unsur para değildi. Anadolu'nun adalet sevdalısı kadim değerlerine sahip çıkması ve onları cesaretle savunabilmesiydi.
Ne yazık ki para, şu anda Türk futbol kulüplerini de Trabzonsporumuzu da esir almış görünüyor.
Bu yazıyı planlarken paranın futbola karşı kazandığı bu zafere çarpıcı bir örnek arıyordum. Birkaç gün önce oynanan Beşiktaş–Ofspor maçında yaşanan olay imdadıma yetişti. Beşiktaşlı bir golcü, peşini bırakmayan Ofsporlu defans oyuncusuna sahanın ortasında, "Peşimi bırak, sana para veririm." demiş.
Hani "Şike sahada olur." dediler ya; herhâlde bunu ispatlamaya çalışıyorlar. Ben olsam bu olayı, "Şike sahada olur." iddiasına delil olarak Yargıtay'daki hâkimlerin önüne koyarım.
Her neyse, biz konumuza dönelim.
Bu olayın gerçek olup olmaması önemli değildir. Önemli olan, bu olayın futbolseverler tarafından artık çok normal karşılanması ve hiç kimsenin "İnanılır gibi değil." dememesidir. "Doğrudur, olmuştur vallahi." diyebilmesidir.
Parayı teklif edeni kınamak yerine, bunu futbol adına bir utanç vesilesi sayarak açıklayan ve bu parayı almayı aklından bile geçirmeyen futbolcumuzu enayilikle suçlar hâle geldik.
Futbolun tüm tarafları ruhlarını kaybetmiş görünüyor.
Acı olan budur.
Trabzonspor, algı yönetiminde ekonomik gücünü kullanmalıdır. Ancak önce yönetim anlayışı olarak paranın esiri olmamalıdır.
Biz bu esareti algı yönetimi ve lobicilik adına hatırlatıyoruz.
Algı yönetiminde ekonomik gücü, yani parayı kullanmak demek; parayı becerikli bir şekilde değere dönüştürebilmek demektir.
Zengin kulüp imajı da önemlidir. Algıda bu ifade bir güç gösterisi olarak kullanılabilir. Ancak esas algı yönetimi, zenginliği itibara dönüştürebilmektir. Üstelik kendi itibarınıza değil, yöneticisi olduğunuz kulübün itibarına.
Bizi sürekli takip eden okuyucularımızdan Latif kardeşimizin futbolda kerametin kimde olduğuna dair ilginç yorumunu bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum:
"Mahallenin birinde hiçbir özelliği olmayan bir çocuk vardır. Bu çocuğu hiçbir futbol oyununa koymazlar. Bütün mahalledeki çocuklar plastik toplarıyla futbol oynarlar. Hakkı olan oynar, olmayan ise bir diğerinin yorulmasını bekler. Gün gelir bu özelliksiz çocuğa babası bordo-mavi ağırlıklı çok güzel bir meşin futbol topu alır. Bir anda bu çocuk mahallede önemli bir şahsiyet olur. Takımları kurar, istediğini oynatır, herkesle görüşür, söz sahibi olur.
Ama zamanla mahalleler arası maçlarda bu çocuk yüzünden sürekli yenilgiler alınmaya başlanınca mahallenin çocukları işin sorumlusu olarak onu görürler. Fakat bu özelliksiz çocuk her seferinde bir bahane bulur.
Bu arada 'hoca' diye, ağabeyinin bir arkadaşıyla da iki yıl boyunca mahalle adına istediği kadar kola içme, çikolata yeme anlaşması yapar.
İş çıkılmaz bir hâl alınca arkadaşlarından biri ona sorar:
'Bu kadar başarısızken ve bu kadar hakaret duyarken niçin hâlâ duruyorsun? Bıraksana.'
Verdiği cevap ise çocuğun kendisinden daha vahimdir:
'Ben bu futbol topu sayesinde buraya geldim. Herkes tarafından sayılıyorum. Yoksa eski hâlime dönerim.'"
Türkiye'de futbol algısını para yönetiyor.
Paranın vesayeti altında inleyen Türk futboluna çareler aranıyor.
Kulüplerin müteahhit kafasıyla yönetildiğini Federasyonun aklına da yeni yeni geliyor. Kulüplerin yönetim biçimlerini değiştirmek bugünlerde gündeme gelmeye başladı.
Profesyonellerin önünü açan bir mevzuat olmadığı sürece kulüpler para aklama mekanizmaları olmaktan kurtulamaz.
İş adamları parayı iyi yönetebilirler; ancak algıyı yönetmek profesyonellerin işidir.
Bir sonraki yazımda futbolu doğru yönetme biçiminin nasıl olması gerektiğini sorgulayacağım.
Sağlıcakla kalın...
Tekin Küçükali
Bu yazı daha önce Taka Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Siz de Bir Yorum Bırakmak İster misiniz?