Trabzonspor Ve Algı Yönetimi-1


01.Temmuz.2026  |   15 Görüntülenme    |      |  


Futbol dünyasında lobicilik hep önemli olagelmiştir. Ancak kulüplerin kurumsal kimlikleri ve markalaşma süreçleri hızlandıkça lobicilik vazgeçilmez bir hâl aldı. Bu nedenle her yazımın bir yerlerinde mutlaka lobiciliğe vurgu yapmaya çalışıyorum. Çünkü sistemli işleyen bir lobicilik geliştiremeyen futbol kulüpleri önce sahada kazandıklarını masada kaybederler; sonra itibar ve imaj kaybına uğrarlar.

Sanayileşme çağı, 1960'lı yıllara gelindiğinde artık sona ermişti. Ardından bilgi çağı başladı. Bazıları bu sürece bilişim çağı da diyor. Ancak ben, özellikle internetin tamamen hayatımıza girmesiyle yaşadığımız bu çağın "yorum çağı" olduğunu düşünüyorum. Yani bilgi, demirin kızgın ateşte dövülmesi gibi dövülüyor, sonra ona şekil verilerek topluma sunuluyor. Toplum da bilginin bu yeni sunuluş biçimine itibar ediyor.

Bilginin maharetli ellerde yorumlanarak yeniden piyasaya sürüldüğü bugünlerde karşımıza iki temel kavram çıkmaktadır: Pazarlama ve algı yönetimi. Markalaşma da bu iki stratejik çalışma sonucunda şekilleniyor.

Rekabetçi serbest piyasa ekonomisi diye süslenerek topluma sunulan kapitalizmin acımasız rekabet ortamında büyük şirketlerin, aşağıdan gelerek büyümek ve piyasada yer edinmek isteyen küçük firmalara neler çektirdiklerini iş adamı arkadaşlarımız çok iyi bilir.

Kendini kanıtlamış, "üç büyükler" diye anılan İstanbul kulüplerinin yanında dördüncü büyük olarak ortaya çıkmak ve daha da önemlisi yakalanan bu marka değerini korumak sanıldığından çok daha zordur.

Örneğin uluslararası iletişim sektöründe büyüme hamlesi yapan Apple firmasına rakipleri lobicilik yaparak milyonlarca dolar ceza kestirdi. Apple bu mücadeleden başarıyla çıktı ve bugün dünya çapında akıllara yerleşen bir marka hâline geldi.

Yeni dünyada, yorum çağında hiç kimse olayların ve gerçeklerin aslında ne olduğuyla ilgilenmiyor. Her şeyi algı belirliyor.

Herhangi bir konuda algıyı istediği şekilde üreten, oluşturan ve benimseten kişi o konuda hâkim konuma geliyor. Algıyı o kişi yönetiyor.

Algıyı iyi yönettiğinizde; veliye deli demek, deliye de veli demek çocuk oyuncağı oluveriyor.

Bakın; önce "Şike sahada olur, saha temiz." diyenler, şimdilerde "Olur mu öyle saçma şey?" diyebiliyorlar.

Yalan söylemek de bir algı yönetme biçimidir; ancak kısa süreli etkisi vardır ve yakalandığınızda kulübe daha fazla zarar verirsiniz.

Algının diğer adı yargıdır. Yaratılan güçlü bir algı, kırılması zor bir ön yargı demektir.

Algı yönetiminde üç temel strateji vardır:

  • Ya yepyeni bir algı yaratırsınız,
  • Ya mevcut bir algıya yön vererek onu değiştirirsiniz,
  • Ya da var olan güçlü yönlerinizi daha da güçlendirirsiniz.

Algı oluşturmak profesyonellerin işidir. Algıyı değiştirebilenlere ise günümüzde dâhi deniyor.

Tekrar futbola dönersek…

Futbol artık eskisi gibi sadece sahada oynanmıyor. Kulüpler oluşturdukları kimlikleri ve algıları sürekli yenilemenin, kendileriyle ilgili yeni algılar oluşturmanın peşinde koşuyor.

Rekabet öylesine acımasız ki hiçbir şey yapmadan eski kazanımlarla yetinmeye kalkışan yöneticiler eninde sonunda başarısız oluyor.

Elimizde bir Trabzonspor markası var.

Bu marka hangi algılarla ayakta duruyor?

Öncelikle Trabzonspor, bu ülkede futboldaki İstanbul egemenliğine "dur" diyen ilk ve tek takımdır.

1967 yılında şehrin futbol dinamiklerini bir araya getirerek doğan Trabzonspor; 1970'li yıllarda lig şampiyonlukları, kazanılan kupalar ve Avrupa destanlarıyla Anadolu'nun isyancı çocuğu olmuş, gerçekleştirdiği devrimle herkesin alkışını ve sempatisini kazanmıştır.

O dönemin insanlarının artık tutunacağı yeni bir dalları vardı:

Güçlü ekonomiye ve tarihe sahip İstanbul takımlarıyla yüreğini ortaya koyarak başa çıkabilen bir takım…

Tam da Türk milletinin karakterine uygun bir oluşum.

O dönemlerde Trabzonspor'u tanımlarken Turgay Şeren şöyle diyordu:

"Eskiden Trabzonspor maçlarını izlemekten sıkılırdım; çünkü hep rakip kaleciyi izlerdik."

Samet Hoca ise şu itirafta bulunuyordu:

"Futbolculuk dönemimde Avni Aker'e çıkarken ayaklarım titrerdi."

Yine bir Liverpool hatırası vardır:

1976-1977 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanan Liverpool, aynı sezon Trabzonspor ile oynadığı ilk maçı 1-0 kaybetmişti. Rövanşta Trabzonspor yine çok iyi mücadele etmiş, ancak tecrübesizliği nedeniyle sahadan 3-0 mağlup ayrılmıştı.

Liverpool Teknik Direktörü Bob Paisley'in maç sonrası sözleri dikkat çekiciydi:

"Gördünüz işte bu takıma yenilmiştik. Bugün de yenilebilirdik. Allah'tan tecrübesizdiler. Bu maçtan sonra kupayı alacağımıza inanıyorum. Sanmıyorum ki bir daha böyle bir takım karşımıza çıksın."

Gerçekten de öyle oldu.

Liverpool o yıl Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandı. Üstelik Trabzonspor'a 1-0 kaybettiği maç dışında bütün maçlarını kazanarak…

İngiliz gazetelerinin kupa sonrası yorumu ise anlamlıydı:

"Evet, Avrupa'nın en büyüğü Liverpool; fakat en büyüğü yenen tek takım Trabzonspor'u da kutlamak gerekir."

Trabzonspor'u marka yapan birinci değer tarihidir.

Hayat hikâyesidir.

Mücadele serüvenidir.

Varoluş mücadelesi vermek, tüm zorluklara rağmen direnmek ve kendisini kabul ettirmek Trabzonspor'u marka yapan en temel değerdir.

Trabzonspor'un kimliği ve kişiliği tarihinde saklıdır.

Ancak 1984 yılındaki son şampiyonluktan bu yana adeta cepten yiyoruz.

Gençlerimize ve çocuklarımıza bu tarih artık yaşanmamış bir efsane gibi gelmeye başladı.

Bu yüzden bir dönem Trabzon kentinin spora ve futbola verdiği değeri resimler eşliğinde sizlerle paylaşmıştım.

"Eski camlar bardak oldu." diyenler çıkabilir.

Ben de diyorum ki:

Eski camlar bizimdi de yeni bardak niçin bir türlü bizim olamıyor?

Şu soruları da ekleyerek bitirmek istiyorum:

Trabzonspor taraftarı olduğundan bu yana hiç şampiyonluk yaşayamamış Trabzonsporlularla kulüp olarak ne kadar yakınlaşabiliyoruz?

Örneğin Trabzonspor Müzesi ne durumda?

Orada şampiyonluk günlerimizi ziyaretçilerimize gerçekten yaşatabiliyor muyuz?

Ne demişler:

"Gözden uzak olan gönülden de uzak olur."

Gelecek yazımda Trabzonspor marka değerini oluşturan diğer unsurları ele alacağım.

Sağlıcakla kalın…


Tekin Küçükali

Bu yazı daha önce Taka Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Siz de Bir Yorum Bırakmak İster misiniz?