Emeği Katık Yapanlar
Emeğini katık yapanların hakkı, her haktan daha mukaddestir. Kimler mi? Parmakları çatlak, dudakları patlak olanlar… Genç ve körpe bedenleriyle yağmur çamur demeden ekmeğinin peşinde koşanlar… Birkaç yıllık huzurlu yaşam için gençliğini feda eden işçiler…
O yaşta romatizma denen illetle tanışanların hakkı mutlaka verilmelidir. Herkesi bu konuda yazarken de konuşurken de daha vicdanlı olmaya davet ediyorum. Çaykur’u yönetenleri de özellikle bu sebeple uyarıyorum.
Geçtiğimiz günlerde ÇAYKUR ile ilgili haberler yayımlandı. Yetkililer, “Bizi yıpratmaya çalışıyorlar.” söylemine sarıldı. Allah aşkına, sizi kim niye yıpratmaya çalışsın? Tam tersine, size bu emekçilerin huzurunda kendinizi aklama fırsatı sunuluyor.
Şu soruların cevabını verin:
2013 yılında bir önceki yıla göre %15,98 artış olurken, faaliyet giderleriniz neden %27,39 oranında arttı?
Faaliyet giderlerinin toplamı 238.885.064,08 TL. Bunun yalnızca 3.477.125,54 TL’si AR-GE’ye ayrılmış. Genel müdürlük (merkez) gideri ise 28.222.277,30 TL.
Şimdi soruyorum: Çayın geleceği genel müdürlük harcamalarını artırmaktan mı geçer, yoksa çaya yapılan yatırım ve AR-GE’den mi?
1963 yılında sayın Robert Mannel Türk çayı için şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Türk çayı, iyi hazırlanması itibariyle emsali Hint ve Seylan çaylarının birçoğundan üstündür.”
Madem böyle bir potansiyelimiz var, bunu dünyaya kabul ettirmek için ne yapıyoruz? AR-GE’ye verdiğimiz değer ortada. Ama genel müdürlük harcamalarına gelince; araçlar, koltuklar, kampanyalar, nereye gittiği belli olmayan giderler…
İki yüz bini aşkın çay üreticisinin hakkı söz konusu. Eğer bu tablo hakkaniyetliyse, sözün bittiği yerdeyiz ve herkesten özür dilerim. Değilse, üreticinin hakkını nasıl teslim edeceğinizi kamuoyuna açıklamak zorundasınız.
Şimdilik sorularım bunlar. Elbette devam edeceğim. İster cevaplayın ister cevaplamayın.
ÇAYKUR’un Türk çayını getirdiği bu tabloyu konuştuktan sonra, keşke futbolda biraz moral bulabilseydik. Bu umutla oturdum maçın başına. Ancak sahada kim olduğunun farkına varamamış bir takım vardı.
Bir tedirginlik, bir korkaklık, eli ayağına dolaşan bir görüntü…
Trabzonspor iki hafta umut veriyor, “Kimlikli Trabzonspor geri döndü.” diyoruz; hemen ardından mahcup eden bir futbol ortaya koyuyor. Bir gol yiyince oyundan düşen, koşmayan, mücadele etmeyen bir takım görüntüsü taraftarı derinden yaralıyor.
Aynı kimliksizliği Arsenal – Galatasaray maçında da hissettim. Demek ki mesele yalnızca bir kulüp meselesi değil; Türk futbolu genel olarak heyecanını ve kimliğini kaybediyor.
Anadolu takımlarına dört büyüklerin minnet borcu var. Onlar olmasa yenecek takım bulamayacaklar. Hakem faktörünü de elbette unutmamak gerekir.
Ama asıl merak ettiğim şu: Gariban bir Anadolu takımını hak hukuk tanımadan ezmekten, sonra da zafer çığlıkları atmaktan ne zaman keyif almaya başladık? Türk futbol taraftarı olarak zalimin yanında durmayı ne zaman öğrendik?
Eskiden on kişi kalmış bir takımı yenmekten haz duymazdık. Hakemin torbadan çıkardığı bir penaltıyla galip gelmek bize keyif vermezdi.
Demek ki sadece takımlar değil, futbol kültürümüz de kimlik sorunu yaşıyor.
Kalın sağlıcakla…
Tekin Küçükali
Bu yazı daha önce Taka Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Siz de Bir Yorum Bırakmak İster misiniz?